11 Mayıs 2018 Cuma

Konuşamadıklarını Resimle Anlatıyor


Resim sanatında kendisini önce keşfeden sonra kendiliğinden eğiten Yeter Vurdu resim ile söyleyemediklerini anlattığını söyledi





“Alaylı” ve “Mektepli” tanımlamaları, genellikle meslek için kullanılan ifade biçimi. Bir mesleğin, o mesleğe dair her tür eğitimini almış olanlara mektepli, mesleğin içinde yetişenlere alaylı deniyor…

Sanatın en yaygın biçimleri arasında yer alan resimde de aynı tanımlama ne kadar geçerli olur, öngörülemez ama Yeter Vurdu için resim sanatının alaylısı demek yanlış bir tabir olmasa gerek.


Resim severler Yeter Vurdu’nun resimleri ile hayli uzun bir aradan sonra nisan ayı içinde haşır neşir oldu. BİLKAR’ın ev sahipliğindeki Azizname adlı oyunu izlemeye gelenler, Osman Hamdi Bey Kültür Merkezi’nin fuayesinde resimleri görüp inceleme fırsatı buldu. Yeter Vurdu’nun resimleri yıllar önce, resim öğretmeninin teşvikiyle gerçekleşen karma sergide yer edinmişti.

Kendi tabiriyle, kendisinin içindeki yeteneği yıllar sonra keşfeden Yeter Vurdu ile resim, Yeter Vurdu resimleri ve sanat üzerine konuştuk. Vurdu, hayal dünyasındaki zenginliği yanıtlarına da yansıttı. “Resim benim için nefes almanın, su içmenin, en çok da konuşmanın ve anlatmanın bir başka yolu:

-        Kaç yıldır resim sanatı içindesiniz? Eğitimini nerelerde aldınız?


-        Resim yapmaya küçük yaşlarda başladığım halde lisede veya akademide resim eğitimi almadım. Benim resimle maceram, dağları keçiyolundan tırmanmak misali. Eğitim almadım çünkü ressamlığı yıllarca hiç meslek edinmeyi düşünmedim. İnsanın değil bir başkasını, kendini tanıması bile zaman alıyor. Ben de kendimi tanıyıp asıl ilgi alanlarımı keşfedene kadar daldan dala gezdim. İnsan genç yaşlarda hamamda kurnaya, düğünde zurnaya âşık olabiliyor. Ancak orta yaşlara gelince taşlar yerine oturuyor. Gençlik yıllarında resmi, sevdiğim için çiziyordum. Resim ile aramdaki sevgi, hobi boyutundaydı. Ama sevginin de biçimleri ve boyutları varmış. Benim resme olan sevgim de yıllar içinde değişti, gelişti, sürekli büyüdü ve büyüdükçe, giderek beni içine almaya başladı. Bir meslek olmanın çok ötesinde, yaşam tarzım olmaya başladı. Resim benim için nefes almanın, su içmenin, en çok da konuşmanın ve anlatmanın bir başka yolu. İşte benim için sergi ihtiyacı bu noktadan sonra doğdu. Sergi açana kadar tuvale dökerek kendi kendime yaptığım konuşmaları, artık topluluğun önünde söylemeye başladım.  

Bu benim için son iki üç yıldır başlayan bir süreç. Bugüne kadar sergi açma girişimim olmadı, kısa vadede tekrarını da düşünmüyorum. Sağ olsunlar, benim için başkalarının girişimleri hep oldu. Ortaokul yıllarında benim ve birkaç arkadaşımın eserlerinin yer aldığı sergi, resim öğretmenimizin çabaları ile olmuştu. Osman Hamdi Bey Kültür Merkezi’nde sergi açmama öncü olan kişi ise, BİLKAR Başkanı Serdar Dikkatli idi. Onun fikriyle, 18 Nisan günü BİLKAR’ın ev sahipliğindeki Azizname adlı oyun öncesi eserlerimi Osman Hamdi Bey Kültür Merkezi fuayesinde sahneledim. İki etkinliğin bir arada düzenlenmesi bence çok güzel bir fikirdi. Serdar Dikkatli’ye teşekkür borçluyum. Bunun dışında kimi sokak sergilerim oldu ama bu aşamada da bürokratik engeller ile karşı karşıya kaldığım oldu.

-        Resimlerinize konu seçerken, en çok neyden etkilenirsiniz veya belirleyici olan nedir?

-        Beni etkileyen herhangi bir şey resmimin konusu olabilir. Kah bir insan yüzü ve yüze yansıyan hüznü, kah canımı acıtan bir durum yahut eleştirmek istediğim bir ideoloji, dikkati çekmek istediğim bir vaziyet, bir olay. O sırada hassasiyetiniz neredeyse, içinizde ne varsa, dışavurumunuz da bu yönde oluyor. Genel eğilimim portreler üzerine. Hayvan ve insanların ama bilhassa insanların duygu durumları beni çok etkiliyor. Haddinden çok ve ekseriyetle olumsuz yönleri yahut acılarıyla etkiliyor. Bu yüzden genellikle şekilsiz, umutsuz, çirkin, yazık bir tarafları vardır portrelerimin. İnsan bir defa görmeyi öğrendikten sonra, surete baksa da içindeki sireti görür. Üzücüyse de görür, görmek istemese de görür, hatta bir an gelir ki, bakmasa da görür. Bunu empatik yönü güçlü olan herkes bilir.

-        Sevdiğiniz bir insan acıtıyor sizi, kırıyor, ufacık bir mimiği canınıza okuyor. Bazen bir kusur işliyor, bir ayıp ediyor ve siz bunu onun yüzüne vuramıyorsunuz. Ya onun adına siz utanıyorsunuz yahut bu yaptığı öyle bir şey ki nasıl ifade edeceğinizi bile bilmiyorsunuz. İşte o çirkinliği tuvalde kendiliğinden beliriyor. El kendiliğinden yapıyor bunu, söyleyemediklerinizi kusuyor el. İnsan gördüğünü çizer. Hissettiğini ayna misali tutar insanlara. İnsanlar gülümsediği gün, elbet resimlerim de gülümser. Ama bakıyorsunuz yalandan gülüyor yalandan güçlü görünmeye çalışıyor insanlar. İçleri kırılgan, hassas, hüzün dolu. İşte resimlerimde o sireti yansıtıyorum suretlere. Hedefim bütün bunları çok daha yalın bir üslupla anlatabilmek.

-        Resim ve heykel sanatı arasında Leonardo Da Vinci'nin dikkat çektiği bir nokta var: Resim sanatı boya lekeciklerini daha önceden onların bulunmadığı bir yere götürüp kor. Heykelcilik ise tersini yapar. Bir mermer bloku içinde saklı heykelin üzerini örten taş parçalarını yontup uzaklaştırır. İşte ben heykel sanatındaki yontmaya resimde ulaşmak istiyorum. Çünkü heykel yapıyor olsaydım, taşın duyarsızlığı içinden bütün o kaba, sert, sivri köşeleri törpülerdim. Özünü çıkarırdım içinden, hassas incelmiş insanı çıkarırdım ondan. Resimlerimde bu yalınlığa ulaşmaya çalışıyorum.

-         ‘Mükemmellik, ekleyecek bir şey kalmadığında değil alınacak bir şey kalmadığinda oluşur’ diyor Antoine de St. Exupery. Bu anlamda çocuk resimleri mükemmeldir, işte o çocuksuluğa ulaşmak benim amacım.

-        Toplum, anlatmak istediğimi yakalayabiliyor mu, bu bakımdan anlaşılır bir ressam olduğumu düşünüyor musunuz?

-        Hem evet hem hayır. Bu çok güzel bir soru, ama cevaplaması zor, uzun sürecek bir soru. Tatminkâr bir yanıt verebilmek için, lafı çok ötelerden alıp getirmek gerek aslında, özetlemeye çalışayım: Resimden anlayacağı şey zaten seyircinin hissettiğiyle sınırlıdır, bakar, resimdeki duyguyu hisseder, yakalar ama yakaladığını bilmez. Önce kendi kendine sonra gelip ressama, ‘Burada ne anlatmaya çalışıyorsun?’ diye sorar. Bu onlar için normal, benim içinse dünyanın en saçma sorusudur. Ben bunu sözel olarak anlatabilecek olsaydım resmini yapmazdım.  Ben bu yüzü bu bakışı, ‘Anlatamam görmen lazım’ diye yaptım. 

Resim, müzik, tiyatro… bütün bu sanatlar sözlerin kifayetsiz kaldığı noktada doğdu. Bir yoldan anlatamadığı derdini başka bir yoldan anlattı insanoğlu... Enstrümantal bir müziği düşünün. Hiç söz söylemeden tınılarıyla vuruşlarıyla bize ne çok şey anlatır ve hissettirir hatta düpedüz yaşatır. Besteciye, ‘Neden do bastın orda, şurada neden hareketlendin’ diye sorar mısınız? Yanıtını belki kendisi bile bilmez. Huşu içinde, sarhoşluk içinde kendiliğinden çıkmıştır o beste. Sormazsın o soruyu, dinlerken bütünü yakalarsın. Seni neşelendirdi mi, hüzünlendirdi mi, yoksa gerginleştin mi? Her neyse parçanın aktardığı, aynen hissedersin. Bu hissi kimi daha yoğun hisseder kimi pek etkilenmez. Bu kişinin o anki duygu durumuyla ilgilidir. Şöyle bir örnek vereyim.

-        Bir arkadaşım her geldiğinde duvardaki resimlerime bakıyor, yeni bir resim çizip çizmediğimi tespit etmeye çalışıyordu. Başından beri orda olan bir kuş resmi vardı. Yapraksız meyvesiz bir dala tünemiş, yalnız, boynu bükük duran, uçmayan bir kuş. Arkadaşım her gelip gittiğinde görmüştü onu da diğerleri içinde, tepki vermemişti. Hep başka resimlerle ilgilenmişti. Neden sonra bir gelişinde, resme gözü ilişir ilişmez, ‘Bu yeni mi?’ diye bağırdı birden. ‘Eski. Daha önce de gördün sen onu, epeydir burada’ diye yanıt verdim ama inanmadı. ‘Ben görmedim, ben bunu nasıl görmem’ dedi. Eline alıp uzun uzun seyretti. Kendisine verip veremeyeceğimi sordu. Bakmaya doyamıyordu çünkü arkadaşım o sıralar o kuştan farksızdı. Onun hayatı da yapraksız, meyvesiz o kuru dala benzemişti. Tıpkı kuşun çıplaklığı ve yalnızlığı içindeydi, ancak o zaman anladı o kuşu.

-         Şurada meydanda davul zurna çalalım. Kimi yerinde sallanmakla yetinirken kimi kendini tutamaz kalkar oynar. Kimi duygusuz oynar kimi coşar kendinden geçer. Bu davulcuya bağlı olduğu kadar topluma da bağlıdır. Yani seyircinin anladığı, hissettiği ya da hissedemediği şey doğrudur. Bir resim, bir müzik herkesi etkileyecek diye bir şey yok. Ama simgesel resimler yanlış ya da tersinden anlaşılabiliyor. Sergide yer alan bu resimi örnekleyelim, ben ne anlattım seyirci ne anladı, anlatayım:

-        Bu çok sevdiğim bir deyimin resimcesi: Umut fakirin ekmeği.. Fal burada çok simgesel, muğlak hayallerimizi temsil ediyor, faldan ümit ettiği şeyler figürün çevresini sarmış. Ümitleri, hayalleri adeta onun gerçekliği haline gelmiş. Sahip olmadığı şeylerin hayalini içer olmuş. Onunla yetinir, onunla beslenir olmuş.

-        İnsanlarda, kendim dâhil, hep gözlemlediğim bir durum bu. Düşündüğümüzden bambaşka hayatlar yasamak zorunda kalıyoruz ve bir sure sonra düşümüzde, iç dünyamızda yasamaya başlıyoruz. Ancak orda nefes alabiliyoruz. Dışardaki biz sadece bir robota dönüşmüş ve gündelik hayatın gereklerini yerine getiriyor ezbere hareketlerle. Maddi kaygılar içinde maddileşmiş o. Ruhunu bastırmış, içine saklamış, bu benim anlatmak istediğim. Bunlar da izleyicilerin anladıkları;




1. Hep yüzler çıkmış falında, insanların hep kendisini izlediğini düşünüyor, belki paranoyak.

2. Falda çıkan bir insan gerçeğe dönüşüyor, vücut buluyor.

3. Hayatimiz fal olmuş (yaklaşıyor)

4. Ben şurada tavus kuşu görüyorum ama bu taraftan bakınca kabarık elbiseli bir kadına da benziyor, Siz bu resimde gerçekliğin bizim bakış açımıza göre değiştiğini mi anlatmaya çalıştınız acaba? 

Evet doğrudur hepsi, bu sonuncuda sorulan soru gibi, anlaşılanların hepsi doğrudur, anlayan kişinin gerçekliğidir.

-        Şiirle bütünleştirdiğiniz resimlerinizde, şiir resim konusunu belirlemenizde ne kadar etken?

-        Şiirin resimlerimde çok etkin bir rolü var aslında. Ben şiir de yazıyorum. Dahası, resim ve şiirin aynı şey oluğunu düşünüyorum. Mesela Marc Chagall’ in resimlerine bakarken, Oktay Rifat’ın şiirlerini görüyorum. Yahut sevdiğim etkilendiğim şiirlerin resmini yapmaya çalıştığım çok oluyor. Zaten bu işler böyle ilerler, yaratıcılık bulaşıcıdır ve sanatçılar birbirinden ilhamla ilerler. Size çok güzel bir örnek vereceğim bununla ilgili. Zülfü Livaneli’nin Kan Çiçekleri şarkısı dünyaca meşhur olduğu halde, bunun aslında Abidin Dino’nun çiçek resimlerine yazıldığını pek kimse bilmez. Abidin Dino’nun kan çiçekleri isimli resim sergisine giden Zülfü Livaneli kan çiçeklerinden o kadar etkilenir ki bu şiiri yazar...

-        Ben de bir şiirden bir yazıdan etkilendiğimde onu resmetmek geliyor içimden. Okuduğum esnada aniden bir resim beliriyor kafamda. Tıpkı çeviri yapmak gibi bu. Yabancı dilde bir şey okurken onun Türkçesini düşünmek gibi. Okuduğum, gördüğüm her şeyin resimcesini, şiircesini düşünüyorum.

Yeter Vurdu Kimdir

1985 yılında Çayırova’da dünyaya geldi. Çayırova İlköğretim Okulu ve Gebze Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Eğitimine dört yıl ara verip çeşitli işlerde çalıştı. Ardından İzmir 9 Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nü okudu. Üniversite tahsili sonrası yine Kocaeli’ye döndü. Özel sektörde çalışıyor.





















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder